Değerli meslektaşlarım;
Dün, henüz 54 yaşında, mesleki deneyiminin zirvesinde bir genel cerrahi uzmanı, Op. Dr. İzzettin Türkaslan, en iyi bildiği yerde; ameliyathane masasının başında, elinde neşteriyle hayata veda etti.
Bu, yalnızca bir ölüm haberi değildir. Bu, modern tıbbın cilalı koridorlarında yankılanan, ancak görmezden gelinen sessiz bir çığlıktır.
Bir pazar günü çoğu insanın ailesiyle kahvaltı sofrasına oturduğu, dinlendiği o saatlerde; evini, eşini ve çocuklarını arkasında bırakıp bir cana şifa olmak için hastaneye koşan bir hekimden bahsediyoruz. Ancak bu fedakarlık anlatısı, ne yazık ki arkasındaki vahşi çalışma düzenini örtmeye yetmiyor.
Bugün Dr. Türkaslan’ın trajedisi, sosyolojik olarak hekimliğin nasıl bir dönüşüm geçirdiğinin en dramatik kanıtıdır. Bizler artık Hipokrat’ın kutsal yeminiyle korunan şifacılar değil, neoliberal sağlık politikalarının çarkları arasında öğütülen hizmet sunucuları haline getirildik. Özellikle özel sağlık sektöründe dayatılan ve hekimi bir çalışan değil, kağıt üzerinde bir şirket gibi gösteren bu ucube sistem, hekimin emeğine yabancılaşmasının en uç noktasıdır.
Meslektaşımız, muhtemelen emeklilik hakkına bile henüz erişememişken, kendi hesabına çalışan bir işletme gibi görülüyordu. Oysa o pazar. sabahı , o ameliyathanede, bir patron gibi değil; emeğiyle, bileğiyle ve stresiyle hayatını kazanan bir emekçi olarak bulunuyordu. Olayın en can yakıcı tarafı ise hukuki ve vicdani paradokstur. Görevi başında, ameliyat sırasında kalp krizi geçiren bir cerrahın ölümü, tartışmasız bir iş kazasıdır. Ancak sistemin hekime giydirdiği şirket kılıfı, bu trajediyi bürokratik bir teknikliğe indirgemekte ve geride kalan acılı aileyi tazminat ve güvence haklarından mahrum bırakma riski taşımaktadır. Hangi şirket sahibi pazar günü sabahın köründe kan ter içinde ameliyata girer? Hangi patron hayatını kurtarmaya çalıştığı hastanın başında kendi canını verir?
Bu çalışma modeli, hekimi sadece ekonomik olarak değil, biyolojik olarak da tüketmektedir. 2026 itibarıyla bu garabet uygulamanın kaldırılacak olması, bugüne kadar yitirdiklerimizi geri getirmeyecek, tükenen ömürleri telafi etmeyecektir.
Dr. İzzettin Türkaslan’ın yere düşen neşteri, sadece bir ameliyatın yarım kalması değil; hekimlerin insani çalışma koşullarına, güvenceli bir geleceğe ve onurlu bir emekliliğe duyduğu özlemin de yarım kaldığının resmidir. Bizler makine değiliz. Bizler, başkalarını yaşatırken kendi yaşamını erteleyen, şirket adı altında güvencesizliğe mahkum edilen, stresi ve yorgunluğu damarlarında hisseden insanlarız. Meslektaşımızın bu erken ve acı vedası, bir uyarı fişeği olmalıdır. Hekimlerin kahraman ilan edilmeye değil; insanca çalışmaya, iş güvencesine ve yaşarken de değer görmeye ihtiyacı vardır.
Meslektaşımıza Allah’tan rahmet, ailesine ve tüm camiamıza sabır diliyorum. Ancak sadece üzülmek yetmez; bu düzeni sorgulamak, kaybettiğimiz her meslektaşımıza olan borcumuzdur. Herkese iyi çalışmalar diliyorum, saygılarımla…
Dr. Özgür Yılmaz


